DİŞİ GÜCÜMÜZE DÖNÜŞ

Bu yazı Martı Dergisi‘nin Ekim 2013 sayısında yayınlanmıştır.


Gerek düzenlediğim “Dişi Gücümüze Dönüş” eğitimlerinde tanıdığım, gerek bir koç olarak beraber çalıştığım kadınların büyük bir kısmının şikayetlerinin temelinde kendileri için başkaları tarafından belirlenmiş olan tanımlara uymak adına; kadınlık öz doğalarından, dişi enerjilerinden ve güçlerinden, sezgilerinden, duygularından, bedenlerinden, ruhlarından kopuk bir yaşam sürmelerinin yattığını gözlemliyorum. Dolayısıyla kimileri kendilerini gerçekleştirememekten, yalnızlıktan, yakın ilişkiler kuramamaktan yakınırken, kimileri sağlıklı sınırlara sahip olunamayan etkinlikler yumağı haline dönüşmüş ilişkiler içinde herkes için her şey olmaya koşullandırılmış bir  durumda kendilerini tükenmiş hissetmekten şikayetçi. Bazıları bedenlerine ve güzelliklerine takıntı derecesinde önem verirken, bazıları  bedenlerinden ve bedensel ihtiyaçlarından bihaber olarak yaşıyor. Kimileri de kendilerini sadece eşine ve çocuklarına ya da işlerine ve kariyerlerine adayarak rollerinin dışında kendilerinin kim olduklarını unutmuş şekilde otomatiğe bağlamış olarak  sürdürüyorlar  hayatlarını. Bazıları aşırı duygusal tepkilerle kurban rolünü oynarken, bazıları erkeklerin kulvarında daha erkeksi özelliklerle yarışmakta.

Kadınların öz doğalarıyla ve bedenleriyle kopuk bir şekilde yaşaması sadece duygusal ve zihinsel problemler yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda fiziksel rahatsızlıklar olarak da kendisini gösteriyor. Kadın hastalıklarında, ağrılı ve problemli adet dönemlerinde, kanser vakalarında, oto-imün hastalıklarda gün geçtikçe daha büyük bir artış söz konusu.

İşte bu yüzden dışarıdan bakıldığında her şeye sahip gibi gözüken kadınlar, kendi içlerine baktıklarında hep bir şeyler eksik hissi, bir tatminsizlik duygusu ile karşılaşıyorlar. Tanımlayamadıkları bir şeye özlem duygusu ağır basıyor. Öz doğalarından, yaşam kaynaklarından beslenemeyen kadınlar boşalan içlerini ya dışarıdan gelecek bazı  şeylerle doldurmaya çalışıyorlar, ya da çeşitli anestezilerle kendilerini uyuşturmayı tercih ediyorlar. Bu  durum sürekli bir kaybetme korkusu getiriyor, çünkü kendileri dışında fiziksel, duygusal ya da ruhsal nelerden beslendiğini zannediyorsa, bunların hayatından çıkması durumunda  aç  kalıp ölmekten, yok olmaktan korkuyorlar adeta. Kendi merkezlerini  kaybediyorlar, dışarıdan gelebilecek herhangi bir şeyden hemen etkileniyor, tüm güçlerini dışarıya veriyorlar. Kimileri terapistler, depresyon ilaçları, tüketimle, kimileri çeşitli eğitim ve kitaplarla, kimileri de yemek, alkol, ilişkiler gibi çeşitli bağımlılıklarla farkında olmadan hep içlerindeki bu boşluğu doldurma çabası içinde buluyorlar kendilerini.

Çünkü  çok derinlerde bir yerde öz doğalarıyla uyum içinde yaşamadıklarını, hatta ona ihanet ettiklerini  biliyorlar. Aslında onlar da çok iyi biliyorlar ki beyaz atlı prens diye bir şey yok. Onları kurtaracak birileri de yok. Kendi içlerindeki kaynakla buluşup, onu kullanmayı öğrenmedikçe, sürekli bir açlık ve susuzluk halinde yaşamlarını sürdürmekten başka seçenekleri yok. Bu durumda da kendi istedikleri bir yaşamı değil, onlar için sunulan ya da razı oldukları bir yaşamı seçmiş olacaklar.

Halbuki zihnimizin yanında bedenimizin bilgeliğini, sezgilerimizi de kullansak; yumuşaklığın, teslimiyetin, beklentisizliğin, kabulün, şefkatin içindeki gücümüzü, bilgeliğimizi  hissedebilsek ve sahiplensek… Bir durabilsek…Var olabilmek için, kendimizi bu denli kasmanın ve bu kadar çaba harcamamızın gerekmediğini  anlasak. Yaşama güvenip kendimizi  bir bırakabilsek…İşte o zaman  her şeyi kontrol etmeye çalışmanın bedelini göreceğiz, kalbimiz huzur bulacak, içimizdeki gömülü Tanrıça’yı keşfedip, ifade edebileceğiz.

Bunu yapabilmek için de biz kadınların “ben gerçekten ne istiyorum” , tüm rollerimizin, sıfatlarımızın, sorumluluklarımızın ötesinde ben “ne için yaşıyorum, kendimi neye adıyorum” sorularını  sorma cesaretini göstermemiz gerekiyor. Asıl yolculuk, bu sorulara ve ona verdiğimiz yanıtlara göre yaşamımızı yaşamaya “taahhüt” ettiğimizde başlıyor. Kalbimizin en derinliklerinden gelen o “taahhüdü” tam olarak hissettiğimizde ve onu kendimize kutup yıldızı yaptığımızda bir şeyler değişmeye başlıyor.

Bu soruları sormak ve bu taahhüdü vermek bizi belki de o derin uykumuzdan ilk defa uyandıracak… Böylece kaynağımızdan kopuk olduğumuz için canımızın ne kadar yandığını belki de ilk defa fark edeceğiz. Bu çok hissetmeyi tercih ettiğimiz bir şey olmasa da, bu sayede bu konuda bir şeyler yapma şansımız doğacak. Ancak bunu fark ettiğimizde ve canımızın yanmasını görmezden gelmek yerine  buna alan verip, farkındalık getirdiğimizde; büyük bir kararlılık ve odakla  yaşamınızın sorumluluğunu ele alıp, gerçek taahhüdümüz doğrultusundaki bir yaşamı yaratmak için adım atabiliriz. İçimize, kaynağımıza doğru bir yolculuğa çıkabiliriz.

İşte Dişi Gücümüze Dönüş, böyle bir yolculuk. Benim kendi yolculuğumun şimdiki durağı. Çünkü ben de bir kadın olarak burada yazılanların bir çoğunu yaşadım, kendi acılarımdan, mutluluklarımdan, kendi yaşadıklarımdan öğrendim. Aynı zamanda bu yolculukta Türkiye’nin ve dünyanın çok farklı yerlerindeki birçok öğretmenden ve ustadan öğrenme ve destek alma fırsatım oldu. “Dişi Gücümüze Dönüş”eğitimi, kendi şifa yolcuğumun sonuçları, öğrenimleri, kazanımları, başarıları ve başarısızlıkları sonucu oluştu. Yolcuğun kendi aşabildiğim taraflarının haritasını eğitime katılan “kız kardeşlerim” le paylaşmak ve yolun bilinmeyendeki geri kalanını beraberce araştırmak, birbirimizden ve birlikte yarattığımız alandan öğrenebilmek  benim en büyük şansım ve itici gücüm.

Kendi şifa yolumda ve yolculuklarına kılavuzluk ettiğim ister eğitime katılmış, ister bireysel çalıştığım yüzlerce kadınla yaptığım çalışmalarımdan öğrendiğim önemli  şey:

Biz konfor alanımızın dışına çıkmadıkça, bilinmeyene adım atarak kendimizi keşfetmedikçe, yüzeysel yaşamın ötesinde derinliklerimizdeki aydınlık ve karanlık taraflarımıza farkındalıkla dokunmadıkça ve kendimizle ilgili beğenmediğimiz, kabul etmek istemediğimiz şeylere kabul ve şefkat getirmeye başlamadıkça bir şeylerin gerçekten değişmesi çok zor. Biz dişi özelliklerimize  değer vermeyip, onları düzeltilmesi gereken birer zayıflık olarak görüp bastırmaya çalışıp, hatta başka bir cins gibi olmaya çabaladıkça asla kendi içimizden gelen gücümüzü hatırlayamayacağız, kendimizi daha da değersiz hissedeceğiz ve gittikçe özümüzden uzaklaşacağız. Kendimize bunu yaparken, birbirimize destek olmazken, başkalarının farklı davranmasını bekleyemeyiz. Önce kendimiz dişi tarafımızın değerini anlayıp, onu içimize sindirmeliyiz, kadın olmanın mucizevi özelliklerine dokunmalıyız. Dünyanın farkındalık sahibi dişi enerjiye; şefkatli, kabullenici, yaratıcı, yumuşak, teslim olabilen, esnek, besleyici, bilge dişi enerjiye ihtiyacı var. Ama önce kendimizin kendimize ihtiyacı var.

Kendinize, özünüze doğru bu heyecan verici yolculuğa çıkmak için daha ne bekliyorsunuz?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *